Türkiye’de son iki haftadır, akılla inanç arasında ölümcül bir ip çekme yarışı yapılıyor ve siyasallaşmış bir dinin ne kadar tehlikeli olabileceği bir kez daha görülüyor.

Hastalığa karşı verilere dayalı bir mücadele yürüten sağlık çalışanları ve bilim insanları var. Türk Tabipler Birliği, onların başını çekiyor. Ancak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın güçlü direnişiyle karşı karşıyalar. Aslen ibadet yerlerini yönetmekle görevli olduğu halde hükümetin müthiş etkili bir organına dönüşen Diyanet, virüsle mücadelede kilit kurumlardan biri haline geldi. Üstelik bu rol, her zaman mücadeleye destek anlamına gelmiyor.

Virüs konusunda en büyük tehdidin, sınır ötesinden, özellikle de Mekke’ye umreye gidenlerden kaynaklanabileceği baştan beri biliniyordu. Suudi Arabistan 100’e yakın Corona vakasının saptanması üzerine Kâbe’yi ziyarete kapatınca, Türkiye’den umreye giden 21 bin kişi, 15 Mart’ta ülkeye döndü. Uzmanlar, gelenlerin derhal karantinaya alınması gerektiğini söylerken AKP, kendi tabanını oluşturan dindar kesimi rahatsız etmeyi göze alamadı. Diyanet İşleri Başkanı, “14 gün evden çıkmayın, ziyaretçi kabul etmeyin” ricasında bulundu; büyük çoğunluk kulak asmadı. Sosyal medya, umre dönüşü ziyaretler yapan ya da misafir kabul edenlerin görüntüleriyle doldu. Bunun üzerine Hükümet, aniden son gelen kafileyi karantinaya almaya karar verdi; umreden dönen 6 bin 448 kişi, bir geceyarısı yurtlarından kovulan öğrencilerin binalarına yerleştirildi.

Bu kez de ayrımcılık yüzünden karantinada isyan çıktı. Umrecilerin bir kısmı yurt binasının kapılarını zorlarken, kaçan bir grup, kiraladıkları otobüste şehirlerarası yolda yakalandı. Ancak çok geçti. Binlerce insan, ülkenin dört bir yanına dağılmıştı. 10 gün içinde vaka sayısı 1’den 1000’e çıktı.

İkinci büyük hata, Cuma namazı konusunda yapıldı. Her hafta 18 milyon civarında insanın topluca katıldığı Cuma namazları, birçok İslam ülkesinde iptal edilmişti. İran 27 Şubat’ta başı çekmiş, Kuveyt, 13 Mart’ta camilerden “Namazı evinizde kılın” çağrısı yaptırmıştı. O gün Türkiye’de Diyanet, ” Müslümanların, cuma namazını evlerinde kılabileceğini” duyurdu, ama bu sadece tavsiyeydi. Barlar, eğlence yerleri, kütüphaneler, müzeler kapatılmış, camilere dokunulmamıştı. Cemaat yine akın akın camiye gitti. Yine uyarılar üzerine, ancak 16 Mart’ta, “Cuma namazının cemaatle kılınmasına ara verilmiştir" açıklaması yapıldı. Yine çok geç kalınmıştı. 17 Mart’tan itibaren ölüm haberleri gelmeye başladı. Ve bir hafta içinde Türkiye, vaka artış hızında tüm ülkelerin önüne geçti.

İlk vakadan itibaren tam bir hafta sarayından çıkmayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, sonunda 18 Mart’ta “Corona ile Mücadele Eşgüdüm Toplantısı”nda ortaya çıktı. Toplantıda Tabipler Birliği yoktu, ama Diyanet vardı. 4 saatlik zirveden çıkışta Cumhurbaşkanı gibi değil, imam gibi konuştu Erdoğan; hadislerden örnekler verdi: “Bize düşen hadislere uygun davranmak, tedbir alıp takdiri Allah’a bırakmaktır. Sabır ve dua ile bu süreci başaracağımıza inanıyorum" dedi.

Bundan bir hafta sonra, 25 Mart’ta ölü sayısı katlanarak büyüyüp 59’a, vaka sayısı 2433’e ulaştığında bir “ulusa sesleniş” konuşması yapıp 2-3 hafta içinde hastalığın yayılma hızının keseceklerini söyledi; önlemler geciktiği için tersine hastalığın giderek yayılacağını iddia eden uzmanlara ise “Rabbimizin yardımı yanımızda olacak” güvencesini verdi.

Artık ekranlarda corona konusunda bilim insanlarından ziyade din âlimleri konuşuyor, virüsün yayılmasında “evlilik dışı ilişki, zina, eşcinsellik, anal ilişki”nin rolünü anlatıyordu.

16 Mart’tan itibaren okullarda eğitime ara verilince TV’de devreye sokulan ders programları, eğitim sistemindeki din etkisini gözler önüne serdi. İlkokul çocuklarına izlettirilen filmlerde, “kâfirler”in kafalarının kesilme sahneleri vardı. Corona tatili sayesinde bütün ülke, eğitim sisteminin laik temelinin nasıl yok edildiğini fark etti.

Ülkenin zaten zayıf olan ekonomisi ve sağlık sektörü hızla yayılan salgına hazırlıksız yakalanmıştı. O yüzden yetkililer iyi planlanmış bir stratejiyi uygulamaya geçiremediler. Doğan boşluğu doldurmak üzere Diyanet devreye girdi. Mesela her gece cami hoparlörlerinden dua okunacağını duyurdu.

Halen Diyanet, devletin en büyük ve güçlü kurumlarından biri... Kurumun geçen yılki bütçesi, ülkenin istihbarat teşkilatının bütçesini 5’e katlamıştı. Diyanet personeli, doktor sayısını, cami sayısı da hastane sayısını aştı.

Türkiye’de bilimsel uyarıları engelleyen ve bütçenin hayati kaynaklarını kullanan siyasal İslam, ülkenin laik rejiminden sonra halk sağlığına da doğrudan tehdit oluşturmaya başladı. Şimdi Türkler, bir yandan virüsle, bir yandan da yanlış kararlar alınmasına yol açan yobazlıkla mücadele ediyor.